Ruh Sağlığı

Ah bir mutlu olsam!..

Yeni Bahar dergisi, çağın hastalığı depresyonu kapağına taşıdı. ‘Mutlu değilim’ düşüncesinin depresyonu körüklediğini belirten uzmanlara göre en iyi reçete inanç.

“Yalnızlığa katlanamıyorum ama ne gariptir ki bazı zamanlar kimseyle görüşmek dahi istemiyorum. Ruh halim öyle karmaşık ki, bir anım diğerini tutmuyor. Hayattan bezmiş vaziyetteyim. İçimde sürekli bir huzursuzluk, sıkıntı. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Son zamanlarda yediğim yemekten zevk alamaz oldum. Bıraksalar yataktan hiç çıkmayacağım. Yapmaya mecbur olduğum işleri binbir zahmetle yapıyorum, ama bu kadarına katlanmak bile eziyet geliyor bana…” Bu şikâyetler orta halli bir depresyon hastasına ait. Birçok insanın hayatında yakalanması muhtemel bu belirtiler aslında bir birikimin eseri. Geçmişte yaşadıklarımız, anlık travmalar veya sosyal koşullar gibi sebepleri var. Çağımızın en önemli hastalıkları arasında yerini alan depresyon, bu tarz şikâyetlerin ve ruhsal çöküntülerin artacağını gösteriyor. Ancak şunu da kabul edelim; dibe vurmayı seven daha doğrusu her koşulda bunun için çabalayan bir toplumuz. Depresyona giden tüm dikenli yollardan geçmeyi vazife biliyoruz. Bunun bir hastalık olduğunu fark etmenin yanı sıra cezbedici özelliğinden nasıl kurtulmamız gerektiği de kendimizde saklı.

Depresyona direnebilmenin sınırını daha iyi anlayabilme adına şöyle bir olay hayal edelim: “Önce koku alma duyumuzu kaybediyoruz, ardından koklama ile lezzet arasındaki bağ koptuğu için artık tat da alamamaya başlıyoruz. Yavaş yavaş işitmemeye başlıyor, daha sonra ise karanlığa gömülüyoruz.” Böyle bir durumda ne hissederiz veya nasıl davranırız? Birçoğumuzun “Artık yaşamanın anlamı yok.” şeklinde cümleler sarf ettiğini duyar gibiyiz. Peki yalnız olmadığımızı hatta herkesin bizimle aynı sorunları yaşadığını öğrensek? Bu durumda çok da tedirgin olmayız herhalde. Çünkü kalbimiz atıyor, aklımız çalışıyor ve hayat devam ediyordur. Evet son ana kadar mücadeleyi gerektiren bir hastalıktır depresyon. Tabii bu bahsettiğimiz psikolojik anlamda geçerli. Zira biyolojik olarak tıbbî müdahale gerektiriyor.

Ömer Korur, mutlu bir iş hayatı sürdükten sonra emekli olur. Hiçbir şey anlamadan durgunlaşmaya başlar. İştahı azalır. Zayıflar. Her ne kadar konuşmak istese de kısa cümleleri yeğler. Önceden cemaati hiç kaçırmazken artık bazı vakit namazlarını evde kılar. Neyi olduğunu sorduklarında midesi ağrıdığını söyler. Dahiliye doktoruna gider, ancak herhangi bir problem olmadığı görülür. Kalp uzmanı, nörolog, beyin cerrahı derken gitmediği doktor kalmaz. Bir sürü test yapılır. Ama somut olarak herhangi bir hastalık çıkmaz. Çünkü Korur’un rahatsızlığı, depresyondur. Bu örnek bize irademizin yetemediği daha doğrusu müdahale edemediği kısmı gösteriyor. Şöyle bir çıkarım yapmak pek de yanlış olmaz; bu kasvet çukuruna girmemek veya kurtulabilmek elimizde olduğu gibi girdiğimizin farkına varamayabiliyoruz.

HER DÖRT KİŞİDEN BİRİ DEPRESYON GEÇİRİYOR

Depresyon diğer bir adıyla ruhsal çöküntü, modern çağın en önemli hastalıkları arasında yer alıyor. Hastalığın bu denli önem kazanması görülme oranına bağlı. Kadınlarda yüzde 10 ila 26 erkeklerde ise yüzde 5 ile 12 arasında bir orana sahip. Daha açık bir şekilde söyleyecek olursak her dört ya da beş kişiden biri hayatlarının bir döneminde bir çeşit depresif süreç geçirebiliyor. Bunun sosyoekonomik, aile, toplumdaki bölünmeler, işsizlik, umutsuzluk gibi genel sebeplerinin yanı sıra daha özel problemlere sahip olduğunu söylemek mümkün. Buraya kadar anlattıklarımız en basit bir uzmana danıştığımızda dahi öğrenebileceğimiz bilgiler. Peki aysbergin görünmeyen yüzünde neler var acaba?

Televizyon, internet ve dahi başka iletişim mecralarında belli aralıklarla ‘Her beş kişiden biri mutsuz’ ya da ‘Türkiye’nin yüzde bilmem kaçı depresyonda’ gibi araştırmalara denk geliyoruz. Bunları görmek bile bizde hemen “Evet ya bende de var.” gibi bir kabullenme oluşturuyor. Etrafımızdaki birçok insanda ‘depresyondayım’ serzenişini duyuyoruz. Doktora gidip yardım alıp almadığını sorduğumuzda ise bu teşhisi aslında kendinin koyduğunu öğreniyoruz. Bu durum toplumumuzda mutsuzluk oranının yüksek olması ve her ruhsal durgunluğun, depresyon olarak adlandırılmasından kaynaklanıyor. Hâlbuki işin aslı bildiğimizden biraz farklı. Sıklıkla duyduğumuz bu şikayet, bedensel ya da başka bir ruhsal hastalığa bağlı olarak ortaya çıkabiliyor. Günümüzde depresyon, psikiyatrik hastalıkların ‘nezle’si olarak adlandırılıyor. Kimi bu rahatsızlığı kısa sürede atlatırken kimininki daha uzun sürebiliyor. Bu durum tedaviye cevap verme, kişinin iradesi gibi faktörlere bağlı.

KİM Psikolojik Danışma Merkezi’nden uzman psikolog Merve Tunay Dünya, kişinin en temelde olumsuz düşünceler doğrultusunda bu hastalığa yakalandığını anlatarak, “Kişi her olaydan önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür.” diyor. Bu ifade bize ne kadar da tanıdık geliyor aslında. Dünya’nın tespitlerine kulak vermeye devam edelim: “Kişi yaşamış olduğu zorlu ya da stresli bir olay karşısında da o zamana kadar edinmiş olduğu algılar doğrultusunda bu süreci değerlendirir. Sonuçta çarpıtılmış kötü düşüncelerin doğurduğu olumsuz duygular ve davranışlar ortaya çıkar.” Bunların başında, ‘Hiçbir şeyden zevk almıyorum’, ‘İçimden hiçbir şey gelmiyor’, ‘Çok yorgunum’, gibi ifadeler yer alıyor. Bu düşüncelere sahip birinin tutumları da değişiyor: Uykularının kalitesi düşüyor, iştahı azalıyor veya artıyor, suçluluk duygusu yaşıyor, sebepsiz yere ağlıyor, hareketleri yavaşlıyor, kendilik algısı zayıflayabiliyor, hayattan zevk almamaya başlıyor.

MUTLULUK HORMONUNA İHTİYAÇ VAR!

Her şeyden önce, depresyonun beyin faaliyetlerinin bozulmasından kaynaklanan biyolojik kökenli bir hastalık olduğunu unutmamak gerek. İlk kıvılcım beynimizdeki olumsuz bir faaliyet ile atılsa da, üzücü olaylar, güvensizlik, sevgisizlik ve travmalar büyüyüp alevlenmesine sebep oluyor. Beyindeki mutluluk hormonunun (serotonin) eksikliği buna zemin hazırlıyor. Bu aşamadan sonra yapılacak en önemli hata ise içine düşülen mutsuzlukta ısrar edilmesi. Öyle ki depresyona giden yolda atılan yanlış adımların başında geliyor mutsuzluğu tek çare görmek. Çünkü önce basit şeylerden mutlu olmayı bırakıyoruz. İlerleyen zamanda hoşnutsuzluk baş gösteriyor. Sonra birçok alana ilgi duymamızı sağlayan ‘heves’ duygusunu kaybediyoruz. Zira açlığın besinle ilgisi neyse, hoşnutluğun yaşamayla ilgisi odur. Zorunlu gördüğü için besin alan birinin dünya zevklerinden elini eteğini çektiğini söylemek mümkün. Ve bundan sonraki adımın tatminsizlik olması kaçınılmaz hale geliyor. Tatmin olamama ise aile ve işten soğuma, sevilme, rekabet edememe gibi problemlere kapı aralıyor.

Hâlbuki “Güzel gören güzel düşünür” misali “Güzel düşünen güzel görür” deyişini düstur edinebiliriz. Nitekim bir kişi kırk gün “mutsuzum” derse mutlu olması pek de mümkün değil. “Toplum olarak mutsuzuz ya da ufak şeylerden mutlu olmayı bilmiyoruz.” ifadesi büyük bir genelleme olsa da yadsınamaz bir gerçek. Bu durumu günümüzde pek çok alanda insanların beklenti düzeylerinin yükselmesine bağlıyor psikolog Dünya: “Yükselen beklenti düzeyi; ilişkilerin kopuk olması, yalnızlık, kanaatkâr olmamak, üretmeyi bilmemek, çocukluk itibarıyla olumsuz düşünce yapısının olgunlaşması ve algıların çarpıtılmış olması gibi pek çok faktöre sebep oluyor.”

Dünya, toplumda görülme sıklığı her ne kadar yüksek olsa da bunun insanların çoğunun depresyonda olduğu anlamına gelmediği kanısında. Ona göre bu söylem daha çok insanların hissettikleri duygudurum değişikliğinde ortaya çıkıyor. Zorluklar karşısında insanlar kendilerini zaman zaman çökkün, yorgun, enerjisiz, tükenmiş hissedebiliyor. Ama her çökkün duygudurum depresyon tanısını beraberinde getirmiyor. Depresyon bir hastalık ve tanı alabilmesi için tıbbî birtakım kriterlerin kişide bulunması gerekiyor. Evlilik enstitülerinden psikolog Burcu Muşdal’ın görüşü de bunu destekler nitelikte: “Hastalarımızın öncelikle kaybettiği mutluluğu bulmalarına yardımcı oluyoruz.” Sebepsiz sıkıntı, bunaltı, gerginlik, endişe, uykusuzluk, iştahsızlık, yorgunluk gibi belirtilerin en az iki ay sürmesi halinde kesin bir tanı konulması için uzman bir psikoloğa görünmek en sağlıklısı.

O zaman mesut olmanın anahtarları neler? Bu sinsi hastalıktan kurtulmak için atmamız gereken adımları Muşdal’dan dinleyelim: “Herkesin mutluluk kavramı farklıdır ama psikolojik rehabilite açısından önerdiğimiz temel tavsiyelerden biri ilgi alanlarının genişletilmesi, bir diğer önerimiz ise kişinin kendini sevmeye ve sevilmeye bırakması. Anne-babaların çocuklara, çocukların da onlara sevgisi ileriki dönemlerde oluşabilecek ruhsal çöküntünün önüne geçebilir.” Depresyon teşhisi konulmuş kişilere yalnız olmadıklarını hissettirmek adına vakit ayırma da alternatif çözümler arasında. Her şeyden önce bu hastalığa hepimizin yakalanabilmesi muhtemel. “Depresyona girdim” diyerek çaresizce evde oturmak yerine çözüm için mücadele etmemiz gerek. Kendimizi olumsuz düşüncelere gark olmuş halde bulduğumuzda hayattan tamamen soğuduğumuzu hissederiz. Olumsuz düşüncelere boğulmuşken, birden olumlu fikirlere geçebilmenin zor olduğu aşikâr. Ancak bize huzur veren eylemleri yaparak huzursuz duygudurumunu aşabilmemiz mümkün. Bunun dışında iyi uyku, dua, sevmek, sabır ve şükür de bu rahatsızlığı yenmemizde yadsınamaz yol gösterici öğeler. Nitekim bunlar her hastalıkta olduğu gibi dingin bir liman vazifesi görür. Fiziksel bir hastalığımız olduğunda daha kötüsünü düşünüp şükretmek yerine hemen şikâyet etme yolunu seçeriz. Ruhumuz azap çektiğinde de ilk etapta şükretmek aklımıza gelmez haliyle. Bu durum da bizi depresyon kuyusuna doğru sürükler.

Toplumdaki “Psikoloğa gidiyor, deli bu!” tabusu da yolun başındayken bir uzmana danışmamıza engel oluyor. Birçoğumuz psikolog ve psikiyatrist arasındaki farkı ve işlevi yeni yeni öğreniyoruz. Psikolog Muşdal, izlenmesi gereken yolu şöyle özetliyor: “Kişi kendinde bir rahatsızlık hissediyor ve bunun psikolojik olduğunu düşünüyorsa öncelikle uzman bir psikoloğa gitmeli. Hastalık küçük terapilerle geçiştirilebilecek durumdaysa ilaç tedavisine gerek kalmaz. Ancak depresyon ilerleyen seviyedeyse psikiyatriste sevk edilebilir. Onun gözetiminde ilaç kullanımı sağlanır.”

İNANÇLI İNSAN DEPRESYONA GİRER Mİ?

Uzmanlar tarafından umutsuzluğun ve çaresizliğin çığlığı olarak nitelendirilen intihar, depresyonun en ağır ve son safhasında görülüyor. Arapçada kurban anlamına gelen ‘nahr’ kelimesinden türeyen intihar, hedef kitlesini ruhsal çöküntü yaşayanlardan seçiyor. Kutsal kitaplarda intihar, büyük bir günah sayılıp yasaklanmış. Depresyonun yanı sıra şizofreni, anksiyete bozukluğu, alkol-madde bağımlılığı, kişilik bozukluğu başlıca sebepleri arasında yer alıyor. Hayatı boyunca can kavgası veren insanı, bir anda bu amacından vazgeçiren intihar hâlâ karmaşıklığını koruyor.

Depresyon ve intiharı engelleyen belki de en büyük koruyucu kalkan inanç. Psikolog Muşdal, dinî inancın insanın iç huzurunu korumasında önemli bir paya sahip olduğu düşüncesinde. Dünya üzerinde ise hayatlarına son verenlerin birçoğunun inançsız veya ateist olması akıllara “İnançlı insan depresyona girer mi ya da intihar eder mi?” sorularını getiriyor. Yazar Ahmet Kurucan, depresyon ve intihar üzerine yazdığı bir yazıda sağlık-hastalık, zenginlik-fakirlik, makam-mansıp vs. hemen hemen her bir şeyin bizim için imtihan unsuru olduğunu hatırlatarak, bu rahatsızlığın da bir sınav olabileceğine işaret ediyor. Öyleyse inanan insana düşen, bu imtihanı kazanmaya çalışmaktır. Mademki sebepler planında yapılabilecek her şey yapılmışsa sıradaki adım ‘sabır’dır.

Hayata nasıl baktığımız neyi gördüğümüzü belirler. Düşüncelerimiz çoğu zaman hislerimizi tayin eder. Hayatı hakkını vererek yaşayabilmeliyiz. Öğrenci ustasına sormuş: “Usta nasıl aydınlanırsın?” “Yiyerek ve uyuyarak.” demiş usta. Talebenin kafası karışmış, “Ama usta herkes uyur ve herkes yemek yer.” Bunun üzerine usta şöyle cevap vermiş: “Ama yediğim zaman herkes yemez ve uyuduğum zaman herkes uyumaz.” [email protected]

Depresyon da türlü türlü

Depresyonun sadece kafadan kaynaklanmadığı, güçsüz bir karakterin göstergesi olmadığı ortada. Önemli iki husus var vücudun strese karşı direnci ve onu yenmek için çabalayan bir irade. Günümüzde birçok insanda görülen ve yeni yeni teşhis edilen depresyon türlerinden bazıları şunlar:

Depresyon (Ruhsal çöküntü): Elem, keder, karamsarlık, umutsuzluk duyguları ile birlikte kişinin daha önceden zevk aldığı ve ilgi duyduğu uğraşılardan soğuması.

Majör depresyon: Depresyonun genel olarak sınırlı süreler içinde ortaya çıkan ve yineleyebilen türü.

Distimi (Çökkün duygudurum): Genel olarak majör depresyona göre daha hafif, fakat daha uzun süren çeşidi.

Maskeli depresyon: Klasik depresyon belirtileri yerine bedenin değişik yerlerinde ağrılar, sızılar, uyuşma, karıncalanma…vb. sorunlar ön plandadır.

Depresif kişilik bozukluğu: Karamsar, zevk alamayan, görev sorumluluğu almayan, özgüvensiz ve kronik olarak mutsuz kişiliklerdir.

Apati (Geri çekilme): Çevreye ve normalde ilgi duyulan şeylere karşı kişinin geliştirdiği anormal derecede ilgisizlik.

Anhedoni (Hazsızlık): Olağan ve zevk veren tüm etkinliklerden el çekme ve ilgi kaybı.

GÜNDEM

HASAN KARALI – YENİBAHAR
15 Eylül 2011, Perşembe

 

1. Depresyonun oluşmasında 2 genel sebep vardır. Bunlardan birincisi, bedensel ya da başka bir ruhsal hastalığa bağlı olmaksızın ortaya çıkan depresyon. İkincisi ise; bedensel ya da başka bir ruhsal hastalığa ikincil olarak ortaya çıkan depresyondur. Günümüzde depresyon dünyada bir numaralı sağlık problemi olarak ele alınır. Bu nedenle psikiyatrik hastalıkların “nezle”si de denilebilir.  Pek çok hastalıkta olduğu gibi depresyonu da tek bir sebebe bağlamak çok anlamsızca olur. Yalnızca psikososyal etkenler ya da yalnızca kalıtım depresyonun etiyolojisini açıklayabilmek için yeterli değildir.  Ama son zamanlarda yapılan araştırmalar depresyonun temelde bir duygudurum bozukluğu değil, bilişsel bir bozukluk olduğunu, duygudurum bozukluğunun buna ikincil olarak ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Bizlerin sıklıkla duyduğu depresyon tanımlaması daha çok birinci madde de yer alan yani bedensel ya da başka bir ruhsal hastalığa bağlı olmaksızın ortaya çıkan depresyondur. Depresyona yatkın kişilerde yaşamın ilk dönemlerinden başlayarak , yerleşmiş olan kendisine, geleceğe, ve dış dünyaya karşı olumsuz kavramlar vardır. Bu olumsuz kavramlar giderek olumsuz yargılara, düşüncelere ve tutumlara neden olur. Kişi her olaydan önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür. Yaşamış olduğu zorlu ya da stresli bir olay karşısında da o zamana kadar edinmiş olduğu algılar doğrultusunda bu süreci değerlendirir ve sonuçta çarpıtılmış olumsuz düşüncelerin doğurduğu olumsuz duygular ve olumsuz davranışlar ortaya çıkar. Bu da kişide depresyon semptomlarının baş göstermesine sebep olabilir. Örneğin, iş hayatında, patronu tarafından yaptığı işlerin eleştirilmesi ve iş hayatında sorunlar yaşamasıyla beraber hemen çocukluktan beri yerleşmiş olumsuz kavramları zincirleme uyarır. Kişi artık iş hayatında, belki evlilik hayatında veya  sosyal herşeyin kötüye gideceği, kendisinin değersiz ve sevilmeyen bir kişi olduğu, geleceğin karanlık, dünyanın bomboş olduğu yargılarını harekete geçirir. Bu düşüncelere sahip kişinin tutumlarında da değişimler meydana gelir. Örneğin; uykularının kalitesi düşer, iştahı azalır veya artabilir, suçluluk duygusu yaşıyor olabilir, sebepsiz yere ağlamaları olabilir, hareketleri yavaşlayabilir,  kendilik algısı zayıflayabilir, hayattan zevk almamaya başlayabilir hatta bu durum sonunda intihar davranışına kadar gidebilir.

2. Depresyon geçirildiği sırada kişilerde tükenmişlik hali, fiziksel olarak yavaşlama, yorgunluk iyi uyuyamama gibi şikayetler kendini gösterir. Depresyon psikolojik olduğu kadar fiziksel de bir problemdir. Çünkü akıl ve beden tektir. Ruhsal sistemimizde ortaya çıkan olumsuz gidişat fiziksel sistemlerimizi de otomatik olarak etkileyecektir. Depresyon süresince beyin birçok yönden etkilenir. Sinir hücreleri arasında mesajların iletilmesinden  sorumlu olan maddelere nörotransmitter denilir. Beyinde çok sayıda  nörotransmitterler vardır. Bu bahsettiğimiz nörotansmitterler iştah, uyku ve motivasyon fonksiyonları üzerinde etkilere sahip olduğu gibi ruh hali ve duygular üzerinde de etkilidirler. Depresyon sürecinde de  bu kimyasallar etkilenir ve salınımında değişimler meydana gelir. Dolayısıyla olması gerektiği şekilde çalışmaz bu da davranışlarımız üzerinde etkili olur. Yani özetle, ruh halimiz beyinmizde ki kimyasalları etkiler. Bu kimyasalların etkilenmesi de fiziksel olarak davranışları etkileyerek bedenimizi etkilemiş olur.

3. Toplum olarak mutsuzuz ya da ufak şeylerden mutlu olmayı bilmiyoruz demek çok büyük bir genelleme olur. Ama günümüzde pek çok alanda insanların beklenti düzeylerinin yükseldiği ruh sağlığı çalışanlarının dikkatini çekmektedir. Yükselen beklenti düzeyi, ilişkilerin kopuk olması, yalnızlık, kanaatkar olmamak, üretmeyi bilmemek, çocukluk itibariyle olumsuz düşünce yapısının olgunlaşması ve algıların çarpıtılmış olması gibi pek çok faktör  bireylerde mutsuzluluğun doğmasına sebep olacaktı

4. Günümüzde insanların depresyonda olduklarına dair söylemleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Depresyonun genel toplumda görülme sıklığı her ne kadar yüksek olsa da bu insanların çoğunun depresyonda olduğu anlamına gelmiyor. Bu söylemler daha çok insanların zorluklar karşısında hissettikleri duygudurum değişikliğine bağlı olarak karşımıza çıkıyor olabilir. Zorluklar karşısında insanlar kendilerini zaman zaman çökkün, yorgun, enerjisiz, tükenmiş hissedebilir.  Ama her çökkün duygudurum depresyon tanısını beraberinde getirmez.Depresyon bir hastalıktır ve tanı alabilmesi için tıbbi bir takım kriterlerin kişide bulunması gerekir.  Kişinin bu tanıyı alabilmesi için Amrekian Psikiyatri Birliği ya da Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlemiş olduğu depresyon tanı kriterlerine sahip olması gerekir. Bu sebeple kendisini bir süredir çökkün hisseden bireylerin bir uzmana danışmasında fayda vardır.

5. Olaylar karşısında her bireyin algılama biçimi farklıdır. Çocukluk itibariyle düşünce içeriğinin olumsuzu algılamayı öğrenmesi, gerçeği objektifliğiyle değerlendirmeyi öğrenememesi de bireylerin yaşantıları karşısında olumsuz düşünce biçimlerinin aktif olmasına ve tutumlarının buna göre şekillenmesine sebep olur. Bu da beraberinde mutsuzluğu getirir. Bireylerin kendilerinde bu gibi durumları fark ettikleri zaman bir uzmandan yardım almaları ileri ki yaşamlarında  olaylar karşısında objektif olma becerisini güçlendirerek alternatif bakış açılarının kazanılmasını sağlayacaktır. Aynı zaman da başa çıkma becerisinin de artışıyla beraber daha mutlu bir yaşam sürdürmelerini kolaylaştıracaktır. Çocuklarımızı yetiştirirken de bardağın boş tarafından bakmayı değil de çok yönlü bakış açısına sahip olma becerisini kazandırmaya çalışmak, olumsuzluklar karşısında pes etmek yerine başa çıkma becerilerine sahip olmalarına yardımcı olmak depresif yapılanmaları azaltacaktır.

Modern zaman ve teknoloji çağı olan son dönemlerde “madde” ye yüklenen anlam artıyor, Çocuklar hep hazır oyuncaklarla, teknolojik ürünlerle büyüyor. Hayal etmeyi öğrenemiyor, dolayısıyla birgün elinden hazır olan “madde” alındığı zaman ya da bu “madde”ye ulaşamadığı zaman kendisini mutlu edebilecek yeni bir hayal ürününü üretemiyor. Çünkü bunu nasıl üretmesi gerektiğini öğrenmemiş oluyor. Ya da tersi bir açıdan baktığımızda bu “madde”ye kolay bir şekilde ulaşması, sürekli çevresinde bu “madde” ve benzerlerini görmesi , bunlara sahip olması emek harcamamasına, kendisinin üretememesine neden oluyor. İnsan en büyük hazzı kendi ürettiğinden, kendi hayal gücünden alır. Hayatta hedeflerimize ulaşabilmek için çaba sarf etmemiz gerekir. Bunu gerçekleştirirken kanaatkar olmak da sahip olduklarımız karşısında mutluluğu yanında getirecektir. Çocuklarımızı yetiştirirken onları her zaman hazır materyalle karşılaştırmak yerine üretmeyi de öğretmeliyiz.

Mutsuzluluğun önemli nedenlerinden birisi de insanlar arasında ki iletişim eksikliğidir. Aile içerisinde ki ilişkilerin mutluluk üzerinde büyük bir etkiye sahip olduğunu psikoloji bilimi var olduğu günden beri savunuyor. çocuğun dünyaya gelmesiyle beraber anne-baba ona bir ayna tutar ve bu aynayla beraber ileri ki yaşam belirir. Çocuğun sahip olduğu dünyayla hayalleri arasında uçurumlar olmamalıdır. Çocuğun ihtiyaçlarına ebeveynler sahip oldukları ölçüde cevap vererek çocuğun mahrumiyet yaşamamasını sağlamalılardır. Ancak bu ihtiyaçlar karşılanırken, ailenin kendi sınırlarını aşmamaya özen göstermeleri çocuğun ileri ki yaşamlarında isteklerini karşılayamadıkları zaman hayal kırıklığı yaşamalarının önüne geçilmesini sağlar.

Komşuluk ilişkilerine, iş hayatında rekabeti, haseti bir kenara bırakıp iş arkadaşlarıyla kurulacak ilişkilere ve en önemlisi aile ilişkilerine özen gösterilerek iletişimi kuvvetlendirmek sosyal destek sistemimizin güçlenmesini sağlayacaktır. Böylelikle yalnız kalmayarak yalnızlık duygusunu bir kenara bırakabilir ve mutluluğu yakalayabiliriz.

KİM PSİKOLOJİ
Kariyer İstihdam Merkezi
Altunizade Mah. Kısıklı Cad. No: 108 Manolya Apt.
Çamlıca İSTANBUL
0216 428  7  546 (0216 HAT P KİM)
[email protected]
www.kimpsikoloji.com

Gelişmelerden haberdar olmak için lütfen mail grubumuza üye olunuz:

Yorum Yap

Konuşalım

T: +90 216 428 7546
E: [email protected]