BUGÜNLERDE her yerde aynı haber, aynı manşetler ve gündemin konusu olarak belirlenen en önemli konu 12 EYLÜL. Mahkemelerde sorgulamalar başladı. Darbe yapanlar ve mağdur olanlar bugün artık rahatlıkla konuşabilir hale geldi. Ne kötü günlerdi. Bir vakitler darbe yapanla, mağdur olan bir arada duramıyor, konuşmaya cesaret dahi edemiyordu. Neden? Onları neydi bir arada tutamayan ve neydi insanları bir birinden daha üstün kılan? 12 Eylülde ben daha doğmamıştım, fakat 28 Şubat darbesini çok iyi hatırlıyorum. Nasıl unutabilirim ki?
Ben o zamanlar hayatının baharında lisede okuyan mutlu mesut bir gençtim. Her şey öylesine güzel gözüküyordu ki benim penceremden. Büyük ideallerim vardı. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Her sabah güneşin doğuşunu izlemek, gökyüzünde yıldızları saymak, zihnimde yeni sorular üretmek, arkadaşlarla vakit geçirip, komik fıkralar anlatıp gülmek ve hayallerimizi süsleyen üniversite günleri ve buna eşlik eden arkadaş muhabbetleri.
28 Şubat gününden itibaren topyekûn hayatımızda bir şeylerin değiştiğine şahit olmaya başladım. Büyüklerimin gözlerinde derin bir endişe ve sönük hayaller görüyordum. Her dışarı çıktığımda içimi müthiş bir korku kaplıyor her an bir yerde birilerine yakalanacağım endişesi içinde nefes almaya çalışıyordum. Artık büyük ideallerimde kalmamıştı. Zihnim artık güzel cevaplar arayan sorular değil de, büyük sorunlarla meşguldü. Kalbim çarpıyordu. Bazı lise ve bütün üniversitelerin kapısında ellerinde copları ile bekleyen polisler, panzerler küçücük kız çocuklarını tehdit ediyordu.
Ben o günlerde bir lise talebesi idim ve okul yönetimi tarafından hepimize başörtülerimizi çıkarmamız ve tehdit altında olduğumuz söylenmişti. Bu emre karşı gelen herkesi okuldan uzaklaştıracaklarını ekliyorlardı. Birkaç arkadaşımla birlikte her şeyi göze alıp başımızı açmayacağımızı okul yönetimine bildirmiştik. Okula gelen her müfettiş kontrolünde saatlerce tuvalette saklandığımız günleri hiçbir zaman unutmayacağım. Nasıl olabilirdi bütün bunlar, aklım kabul etmiyordu. Birileri bize siz ötekisiniz diyordu. Aynı topraklarda doğduğumuz, büyüdüğümüz insanlarla bir arada yaşamamız sorun oluşturmaya başlamıştı. Her gün olanlara yenileri ekleniyordu. Müthiş bir öfke oluşmaya başlamıştı, içimde güneş açmıyordu artık, baharda açan çiçekler bile beni heyecanlandırmaz olmuştu o günlerde.
Bunları bana yaşatan insanlara gidip konuşmak istiyordum fakat konuşabileceğim ve beni can kulağı ile dinleyebilecek bir muhatap bile bulamıyordum. Neydi bizi bir arada tutamayan ve bazılarını dünyanın merkezinde hissettiren duygular nasıl oluşmuştu. Körpecik yüreklere korku salarak nasıl yaşayabiliyorlardı?
Bunun cevabını aldığımda üniversite de okuyordum, inanılması güç ama o günden sonra içimde öfke namına hiçbir şey kalmamıştı. Bilakis merhamet duygularım depreşti. “Korkan insan korkutur “diyordu. Ruhunda kayıp endişeleri yaşayan ve kendini değersiz hisseden, küçük bir çocukken ihtiyacı olan ilgi, sevgi ve şefkat görmeyen çocukların ileriki yaşlarında büyük problemler ve gerilimler yaşadıklarını duyduğumda çok şaşırmıştım. “ Ne olmuş insanlar değer görmeden büyüse, dünyanın sonu mu gelir” demiştim içimden. Dersin ilerleyen dakikalarında bu değersizlik duygusunun insanda kişilik bozukluğu olarak tanımlandığından ve tedavisinin çok zor olduğundan bahsedilmişti.
Kişilik bozukluğu olan yetişkinlerin birbirlerini bulması, çıkara dayalı arkadaşlıklar kurup psikopatça eylemler gerçekleştirmesi sık rastlanılan bir durumdur. Bu eylemler sayesinde gündemde kalarak kendilerini değerli hissettiklerini, uyguladıkları şiddet eylemleri ile de varoluş duygusu yaşadıklarını duyduğumda ise çok şaşırmıştım.
O günden sonra bizi bir arada tutamayan şeyin sevgi eksikliğinden, değersizlik duygusundan kaynaklandığını anlamıştım. Meğer bu kadar basitmiş.
Psikolog Ayşe Handan Özkan Selim

Altunizade Mah. Kısıklı Cad. No: 108 Manolya Apt.
Çamlıca İSTANBUL
0216 428 7 546 (0216 HAT P KİM)
[email protected]
www.kimpsikoloji.com
