Zaman bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur. Filmimin karakterleri zaman ve mekan içinde, sanki zaman ve mekan yokmuşçasına yolculuk ederler. En önemli soru şudur: Yarın ne kadar sürecek? Ve cevap: Sonsuzluk ve Bir Gün” Theo ANGELOPOULOS.
ANGELOPOULOS, Yunanistanlı bilge yönetmen, önümüzdeki Şubat ayı içerisinde İstanbul’ da bir panelde söyleşiye konuk olarak katılacaktı. Üç gün önce elim bir kaza sonucu öldüğünü öğrendim. Çok üzüldüm. Filmlerinde insanı, savaşı, sürgünü, insanın yaşamak için verdiği mücadeleyi ve zamanı şiir gibi işliyordu yönetmen. Zamanın içinde zamanı sessiz çığlıkların içinde dantel gibi işliyordu. Hiçbir çiğlik barındırmayan zaman yolculukları, izleyiciyi çok değişik atmosferlere taşıyor. Yolu psikoloji ile kesişen herkese ısrarla tavsiye ederim.
Hayat madalyonun öbür yüzü gibidir. Bazen bakmışsınız her şey çok yolunda gider, bir bakmışsınız ki tepetaklak olmuş. Sonra tekrar yoluna girmiş gidiyor. Fakat bazen yolunda gitmeyen günler o kadar çok üst üste gelir ki, insan içinden çıkamayacağını zanneder. Bunalır, yakınları ile derdini paylaşmak ister. Paylaşır fakat çare bulamaz derdine. Zamanın yaşadığı sıkıntılı olaylara ilaç olamayacağını görür. Depresyona girer.
Sessiz bir yardım çığlığıdır depresyon. İnsanın yaşadığı bütün hayal kırıklıklarının sonucudur. İnsan ilk hayal kırıklığını bebekliğinde yaşar ve yaşadığı bütün hayal kırıklıkları bu hayal kırıklığının etkisidir. Bir bebek altı aylık olduğunda dış dünyayı fark eder. Kendisini annesine yapışık zanneder. Annesinden ayrı, farklı bir varlık olduğunu anladığında da doğumunun üzerinden tam altı ay geçmiş olur. Bebek altı aylık olduğunda ilk ayrılığını yaşamış olur ve bu ayrılık ilk hayal kırıklığı da olur. Bu yüzden bebekler annelerinin arkasından ağlarlar ve bu aylardan itibaren çevrelerini, yabancı olanı, aşina olanı ayırt etmeye başlarlar. Bebek annesinden ayrı bir varlık olduğunu anlamaya başladığında, onu kaybettiğini, kendisini bıraktığını düşünür. Kayıp korkuları, kayıp endişeleri başlar. Kendilerini yakın hissettikleri kişilerin kucağında huzurla dururken, kendilerine yabancı gelen kişileri de ayırabilirler. Bu aslında doğum olayından sonraki ikinci ayrışmadır.
Bu ilk ayrılık acısı bebekken ağlamayla başlar, sonraları sessiz çığlıklara dönüşür. Kayıp korkusu, terkedilme korkusu psikoloji bilimine göre erken bebeklik dönemlerine denk gelir. Çevreyle sağlıklı iletişim kurması, arkadaş edinmesi, sosyalleşmesi, hayatını sürdürebilmesi için bu ayrılığı da hissetmesi insanın gelişimine çok uygundur. Bebekler altıncı aylarından itibaren hareketlenmeye, emeklemeye, tek başlarına oturmaya başlarlar. Dış dünyayı merak ederler, her şeye dokunmak, ellemek, bakmak gibi merak duyguları oluşur. Bunun sağlıklı olması ve bebeğin ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmesi için bu ayrılığı yaşaması çok normaldir. Diğer türlü her doğan insanın annesi ile arasında sürekli bağımlı bir ilişki olurdu. Bu bağımlı ilişki sonucunda insanlar ilerleyemezdi, evlenemezdi, iş güç kuramazdı, çoluk çocuğa karışamazdı. Çünkü annesinden münferit atacağı her adım, ona ayrı bir varlık olduğunu hissettireceği için, bu ayrılığın yaşatacağı acıya katlanmaktansa, ilerlememeyi, hayat kurmamayı göze alabilirdi. Fakat bu aslında bebeklik döneminde verilen bir lütuf. Bir bebek bu ayrılığı kaldırabilecek güçte yaratılmıştır. Fakat bazen anneler, bebeğin kendilerinden bağımsız hareket etmelerine fazla tahammüllü olamayabiliyorlar. Çocuklarının hep küçük bebekleri gibi kalmalarını istiyor ve bu minvalde hareket ediyorlar. Böylece annenin bu bağımlılığı karşısında, çocuk istese de annesinden ayrılamıyor.
Psikolog Ayşe Handan Özkan Selim

Altunizade Mah. Kısıklı Cad. No: 108 Manolya Apt.
Çamlıca İSTANBUL
0216 428 7 546 (0216 HAT P KİM)
bilgi@kimpsikoloji.com
www.kimpsikoloji.com